CİNSİYETÇİ KÜLTÜRE KARŞI BAŞKA BİR AKADEMİ MÜMKÜN

2019 yılı Türkiye akademisini derinden sarsması gereken iki erkek şiddeti vakasıyla başladı. Önce Ceren Damar asistan olarak çalıştığı üniversitede, sınavda kopya çektiğini tespit ettiği bir erkek öğrencisi tarafından katledildi. Ardından, Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan klinik psikolog Murat Paker terapi esnasında kadın danışanını taciz ettiği gerekçesiyle cinsel saldırı suçundan yargılanarak ceza aldı. Ne var ki bu fiil akademiden dişe dokunur bir tepki görmedi. Bu iki olayı birbirine ekleyen toplumsal cinsiyete dayalı yapısal bir bağ olduğunu ve bunun merkezinde eril tahakkümün durduğunu biliyoruz. Akademik dünyanın bir parçası olarak, artık bu sorunu açıkça dile getirmenin zamanının geldiğini düşünüyoruz.

Murat Paker’in danışanına cinsel tacizde bulunduğunu gazeteci Melis Alphan’ın “Derdim Yaşadıklarımı Başkalarının Yaşamaması” başlığıyla yayımladığı haber sayesinde öğrendik. Ancak Alphan bu haberi yaptığı için Paker ve onu savunanlar tarafından ağır suçlamalara uğradı. 17 Ocak 2019 tarihinde görülen mahkemede Paker cinsel saldırı suçundan 4 yıl 2 ay ceza aldı ve şu an davanın üst mahkemeye taşınması bekleniyor. Bu dava, davayı yürüten avukatların da vurguladığı gibi danışan ve terapist arasında “mahrem” olarak kabul edilen terapi odasına yargının ve kamunun müdahil olduğu ilk dava olması nedeniyle Türkiye için emsal değeri taşıyor.

Paker’in cinsel saldırı davası ve ardından gelişen olaylar ise, akademi içindeki eril tahakkümün nasıl işlediğini ve yeniden üretildiğini tüm açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Öncelikle, davanın duyulmasıyla birlikte akademik çevrelerde genel olarak derin bir sessizlik hâkim olmuştur. Sanki üstü örtülerek bu olayın daha fazla konuşulmamasına çalışılmıştır. Daha da vahim olanı ise nüfuzlu ve otorite sahibi bilim insanlarının, tanınmış bir akademisyen olması nedeniyle şiddet failini savunmaya ve korumaya yönelik gösterdikleri çabadır. Şiddet failinin eğitimi, uzmanlığı, muhalif ya da eleştirel tutumu gibi özellikleri öne çıkarılarak böyle bir eylemi yapmış olamayacağı iddiası çerçevesinde bir koruma kalkanı oluşturulmaktadır. Şiddet failini koruyan bu seçkinci ve hiyerarşik cemaatleşme eğilimi, akademi içerisinde ataerkil kültürü besleyerek erkek şiddetini meşrulaştırmaktadır. Yaş, sınıf, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi çok çeşitli dinamiklere bağlı olarak akademik dünyada üretilen bu iktidar ilişkileri, şiddete uğrayan kişilerin hak arama cesaretini kırmakta ve sessiz kalmalarına sebep olmaktadır.

Akademide cinsel tacizle ve onun arkasında yatan cinsiyetçi iktidarla mücadelenin önündeki en büyük engel, akademiye atfedilen saygınlık ve otoritenin erkeklik otoritesiyle birleşerek erkek faillerin çevresini bir koza gibi örmesidir. Akademi içinden veya dışından, her kim olursa olsun, failleri korumanın kendimizi ait gördüğümüz akademik geleneğin tüm etik ilkeleriyle ters düştüğünü düşünüyoruz. Bu akademik anlayışla aramıza bir sınır çizdiğimizi kamuoyuna aktarmak ihtiyacı hissediyoruz. Akademinin yaşanan bütün baskı ve zorluklara rağmen her türlü eşitsizlik ve ayrımcılık biçimlerinin farkına varıp bunlarla mücadele etmesi gerektiğine inanıyoruz. En önemlisi, bunu yaparken kendisini bu iktidar ilişkilerinden muaf tutmasını kabul edilemez buluyoruz.

Bugüne dek akademik kültürümüzün en eksik ve zayıf yanı olan kendine dönük eleştirel bakış geliştirememesine maalesef Paker vakasında da tanık olduk. Bu iktidar ilişkilerini gizlemeye veya korumaya çalışan birçok akademisyenin cinsel taciz tartışmalarını istismar ettikleri ve hem mesleklerini hem de bulundukları muhalif politik konumları kötüye kullandıkları kanısındayız. Bize göre, akademisyenlik bu mesleği yapanlara ayrıcalık değil sorumluluk yükler; bu yüzden ayrıcalık gösterilmeyi beklemek yerine söz ve eylemlerimizin sorumluluğunu alacak bir meslek anlayışı ve etiğine sahip olmamız gerekir. Bu anlayıştan yola çıkarak, bu dava konusuyla ilgili tüm kurumları üzerlerine düşen görevi yapmaya ve saldırganı savunarak ya da sessiz kalarak bu suçu dolaylı bir biçimde onaylayan meslektaşlarımızı sorumlu davranmaya çağırıyoruz.

Biliyoruz ki biz yalnız değiliz, akademide bizim gibi düşünen ve hisseden çok sayıda insan var. Başka bir akademi mümkün ve bunu ancak bir araya gelerek biz değiştirebiliriz. Bu yüzden akademiyi içeriden ve dışarıdan dönüştürmek için bizim gibi düşünen herkesi bu çağrıya ortak olmaya davet ediyoruz.

Esin, Esra, Mete Sefa, Ozan, Selda, Senem